Siyah

pervane kanadına vuran ışıklar içim
suratını saklamayan kor duvar
ölü doğmuş bir dizenin
ne etsek de kurtulsak göbek bağı
sonbaharda düşememiş acemi yaprak
dinlemekten korktuğumuz şarkılar
karanlık kahvelerin çekirdeği
huzurlu yaşlı adamların kanı
güvelerin okuduğu el yazmaları
....................oluyoruz....................
............okuyorlar....................
....................okuyorlar....................
............okuyor....................
üstelik adamakıllı çirkin sesleri
...
http://rapidshare.com/files/293959758/Giorgos_Dalaras_-_S_Agapo.mp3.html
KURBAĞA OLARAK UYANMAKTAN İBARET HERŞEY

Aklımdan bile geçmiyordu hayaller kurmak. Ben sadece gözlerimi yumduğumda duyduğum şarkıyı seviyordum. Kimsenin yüzünü hatırlamak zorunda kalmamak ne iyiydi. Duvardaki soluk resimler gibi hepsi orda duruyordu. Bir taş plak dönüyordu her seferinde başkalaşarak.
İsmini söylediğimde kayboluyordu. Gözlerimi kapatıp nefesimin izini sürüyordum ki,
ib(a)retliklerden uzak dur dedi bi ses.
Hiçbirşey birşeyden ibaret değil.
Bütün gece süzüldüm odalarınızdan içeri. Kendinizde değildiniz ve bu asla hafifletici sebepten sayılmadı. Sol omzunuz açıktaydı (acaba) birazcık üşüyordu. Sağ diziniz saçlarınız hep açıktaydı. Başucu hiçbirşeyleriniz sizden masum duruyordu. Aslında başınızın ucu da yoktu. Olmayana varmış gibi dokundum.
Bir doğum özrü olarak sarkıyordu diliniz. Bütün ömrünüz boyunca sihirlemekte kullandığınız o küçük et parçası pembe döşeğinde sizden masum uyuyordu. Uyuyan ağaçların gözyaşları gibi. Hiç uyanmicakmış gibi dokundum.
Bütün gece süzüldüm odalarınızdan içeri rüzgar acemisi tül perde gibi. Sağ bacağınız diğerinin gırtlağına basmış, araya aldığı soluksuz pastel örtüye uykuyu dikte ediyordu. Değdiğiniz serin çarşafların eski tadı vermediğini hissediyordunuz belki. Huzursuzdunuz. Kaşlarınız çatılmıştı birazcık. Kaşlarınız sizden masum uyuyordu. Dokundum.
Sağ elinizin tersi, uzanmış artağanlı toprağa çimleri sever gibi, yol verir gibi suya, yüzüne su çarpar gibi duvarın,
böyle dalgın, böyle sadık bir türbedar gibiydi. Sağ eliniz sizden masum işliyordu dokundum.
Bütün gece süzüldüm odalarınızdan içeri. Elinizde olmadan çirkindiniz kiminiz, kiminiz suyun kaldırma kuvveti. Kiminiz ölür gibi uyuyordu mezarlara, kiminiz kapıları açar gibi. Kiminiz kıpırtısız denizler boyuyordu, kiminizin dili damağı sonbaharda yaprak.
Merhametimden arınmak istedim. Kaba hesap, kelle başı, sayısal değersizlik olarak biriktirmek istedim aklımda sizi. Çoğaldıkça azalan hani... "Kaç kez anahtar kaybettim ben hayatımda" kadar anlamsız, ekmek bıçağı kadar sıradan kılmak istedim.
Bütün gece süzüldüm odalarınızdan içeri. Günahkâr kalplerimizi dinledim. İkisi bir etmediğinde değersizleşen hani...
Aklımdan bile geçmiyordu hayaller kurmak. Ben sadece gözlerimi yumduğumda duyduğum şarkıyı seviyordum. Kimsenin yüzünü hatırlamak zorunda kalmamak ne iyiydi. Keşke mümkün olsaydı kalp atışlarını da unutmak. Nefesimin izini sürüyordum ki...
bundan sonrası tıknaz bir kurbağa masalı.
.
(S)üzüntü
Ben uyurken herkes ölmüş grisi şehir. Şaman eskisi faylardan, kırçıl bozlaklardan, su rengi zamanlardan topluyorum teleklerimi. Kocamış adamların gözlerindeki körpe iştiha ile semiren, kanla değil plazmayla avcarlanmış bu sahte çağdan büsbütün çiğsiyorum. (Her durumda sağlamasını kapıların eşikleri üzerinden yapan bütün yanlış sonuçlara göre uyduruyorum. İyi ki...)
Işığa çarpıp yanan detay gibi çenileyip duruyor ne varsa karşımda. Sandığımız çürüdü içindekilerden önce. Ellerimizde kıpkızıl, bileklerimizden doğru yürüyen bir limedenlik. (Bunu uydurdum tamam.)
Sen bu kadar böyle iken ben nasıl öteki türlü kalabilirim insan...?
Korkuyorum cehaletin nezaketsiz ve hoyrat pazularından...
Bitse de gitse insanlık
Bitse de gitse.
Işığa çarpıp yanan detay gibi çenileyip duruyor ne varsa karşımda. Sandığımız çürüdü içindekilerden önce. Ellerimizde kıpkızıl, bileklerimizden doğru yürüyen bir limedenlik. (Bunu uydurdum tamam.)
Sen bu kadar böyle iken ben nasıl öteki türlü kalabilirim insan...?
Korkuyorum cehaletin nezaketsiz ve hoyrat pazularından...
Bitse de gitse insanlık
Bitse de gitse.
KABUSLAMA

_______________________________________Elâ'ya
Kendi sesinin elinden tutup da giderken, vardığın yerin bir başkasının kâbusu olduğunu farkettiğinde, rüzgâr daha çok uğulduyor kulaklarında. Denedim.
Büyük büyük laflar eden minnacık adamlar ülkesinde kendinden başka gidecek yerin yok ve sen de başkasının kâbusunda kendini düş sanan bir faniden başka bir şey değilsin. (Aslında im)
Sen, yer ve kâbus...
Ben, sin ve kuyu
Ruh, sal ve suyu
Saç, ma ve lama
Belki de şiir bundan ibaret birşeydir ne dersin?
Aslında kırmızı bir gömütlükten yükselir ve geçersin bir tünelden. (Cesaretin, tünellerin ve diğer hiçbirşeyin önemi yoktur.) Ruhunu salıverirsin bu dangalak suya ve alabildiğine saçmalarsın.
Bar bar bağırırsın sonra bar barbar
Kurşunlar kulağına, sen çeliğe suya har
(bundan sonrası şuurla kirletildi.)
...
Sessizlik öyle faşisttir ki, kağıdın hışırtısına, kalemin sürtünme sesine, beynin stoplazmik uğultusuna bile tahammülü yoktur... Üstelik yaşam kitabında adı yazmayanlar ateşe atılacak(tır) biliyor musun?
Peki ya ateşten gelenler?
Beni bir rüyada yaktılar idi.
Şiiri camlara bastılar idi..
O ağaca başım değmez sanırdım
Bir tahta çarmıha astılar idi..
Bazen bütün seslerin üzerine bir çizik atıyorum. Yüksek seslerin, bilgiç seslerin, yalancı seslerin, eski püskü seslerin, çoklu seslerin, "ya bizi nerende sınayacaksın" diye soran seslerin... Estirikli bir kehanet gibi davet ediyorum kendimi bu şölene. Perdelerim sonuna kadar kapalı sessizliği dinliyorum. Doğrusu ancak o zaman anlayabilirim ırzına geçilmiş sözcüklerin aslında ne demek istediğini. Sözcelerin ucunu bucağını düşünmektense, anlarım kendime seslendiğimde ne demek istediğimi...
şimdi ela ve hareli sus vakitleri...
aynı rüzgâr dağıttı saçlarımızı dağıtmaya ama
şimşir nerde, usta nerde, hâl nerde.?
Anlıyorsun değil mi?
.
