14 Nisan 2009

Sayrı



"Kediler ölmez, sadece giderler ve bir daha geri gelmezler" dedi duman.
Mırıl mırıl birşeyler söyledi kadın. Güneş doldu gözlerine.

“Nasıl da sökülüyor ilmiği gecenin” dedi duman.
“Nasıl da eklemleniyoruz her an bir başka ana” diyemedi kadın. Huzursuz bacaklarını salladı durdu. Yemyeşil ekin tarlaları kadar esmek isterdi, koca bir bataklık kadar çekti içine kendini.
“Ne kadar hızlı oksitleniyorum farkında mısın” diyemedi, duman sarıp sarmalarken yemyeşil bir yaprağı, gökyüzüne metan bir perde çekti kadın.

"Görüntüler ve gürültülerden ibaret bu çağda anlamın peşinde koşmak ne kadar yorucu değil mi?" dedi duman.
"Her seferinde Amerika’yı yeniden keşfettiğimde kendimi özel ve önemli hissettiğimi itiraf etmeliyim" diye yekindi kadın.

“Bence herşey tesadüfen ve kendiliğinden” dedi kadın.
“Böyle olmasını ne çok isterdin” dedi duman. Bir duvar çatlağından cereyan yapıyordu içeri sızan hava.

“Ben başımızın üzerinden geçip giden bulutlar kadar hükmüm olduğumu biliyorum, ya sen?” dedi duman.
“Bağırma kuşları korkutuyorsun.” dedi kadın.

“Elde değil ben devrik cümlelerle düşünüyorum.” dedi duman.
“Bu nedenle devrilmekten hiç korkmuyorsun demek” diye çınladı kadın.

"Benim hiç kimselerim omuzumdaki zemheri kadar herkestir." dedi duman
"Lütfiye Teyze'nin kimyon rengi elbisesi pazendendi." dedi kadın.

"Buraya bahar gelecek birkaç ay sonra" dedi duman
"Size bahar geldiğinde bizim buralardaki otlar çoktan kurumuş olacak" dedi kadın.

"İnsan birşeyi çok isterse olur değil mi?" dedi duman.
"Kesinlikle evet" dedi kadın.

Bunlar son sözleri oldu.




05 Nisan 2009

5 Nisan





“bilinmesin belki de hiçbir zaman anlayamayacağım…” dedi kadın
“ anlasan yok olacağım, anlamasan perişan” diye yanıtladı duman.



Kuytusundan alevlerin, artık olsa olsa cılız bir güney rüzgârı çıkar. Savrulur külünden, vurur kendini dalgalara. Sonra kendi kömüründen elmaslara durur Anima Sola.

Dokunulmaz ki bilinmesin “belki de hiç yürünmüş patikalar kadar dingindir ölüm”.

“Siz” diyorsunuz ya, aslında sahiden hiç kimse olmanın geniş ufuklarında, bilinmezin-olunmazın-görülmezin-gidilmezin sonsuz çayırlarında serin bir dokunuştan başka bir şey değil varlıklarımız.

Belli ki üretilmeden çok önce tüketilmiştik.

Kuyunun kıyılarında büyümedik mi demin? Yoksa sizde mi görmediniz dumanın genlerini?

Lütfiye Teyze kimyon rengi pazen bir elbise giyer bilmezsiniz. Hep gülümser, küllü kumral saçlarını okşayası gelir insanın. Lütfiye Teyze menekşe yaprağı kadar narindir bilmezsiniz. Azcık ağlasa mesela, güneş düşse gözlerine yok olur gider...

Ancak bir kadın gözlerinde güneşi söndürebilir bilmezsiniz.

Özgürlük diye yanıp tutuşmak yalan. Gider, yanar ve özgür küllerini savurur rüzgâra isterse insan...
Siz benim parça pinçik cümlelerimden (h)içten fazla şey bilmedinizse hiçim.
İşte o hiçten fazlası sizin.

Yol dediğiniz zamandır herşeyden azade... Biz boynumuzu eğeriz. Gözlerimizde güneşler yıkanır herhangi bir sabah. Yol zamandır kendi dumanını savurur, bizden biliriz.

Birisi çıkagelsin, Akdeniz öğlesini – ama ağustosmuş gibi- resmetsin, bütün hayatı uykuda geçirebilirim. Bir öğle sıcağının içine ne çok şey sığar bilseniz.

Ben ki hiçbir şey bilmediğimi bile tam olarak biliyor değilim.
Ne yersiz dilekler bu içimizden geçenler. Tanrı olsam, hiç değilse benden bir nehir roman çıkmayacağını bilirdim.

***

Vaha dediğiniz bir okyanus indisi. Şüphe götürmez bir şeydir bu dediğim. Emin olunuz. Rüyamda gördüm çünkü. Eski bir şahidim bile var. Sizin vaha dediğiniz, sesinizin kaynacı, insan yiyen bir tür çiçeğin yetişebildiği tek yer. Çok tanıdık değil mi? Bakın şüphe bile etmediniz.

Hayat şarkıdan ibaret. Sahiden seviyorsa yaşamı, kekeme olduğunu bile unutabilir insan şarkı söylerken. Veya en acı çığlığı bile yer bulabilir bir aryada...

Evirip çevirmeden inanmanız gereken bir şey daha: Ben cesedinden kurtulmaya çalışan biriydim. Safraydım, saburaydım, yağmur bulutlarından bile fazla ağırdım kendime. Ta ki bir sabah gecenin hâlâ çiçek koktuğunu fark edinceye kadar.

Bir daha asla sesime değmeyecek seslerde bıraktım inanmayı. İnanmadan yaşamanın daha hafif ve pembe bir şey olduğunu fark ettim. Bu stoplazmanın içinde evrilip duran kaç kişiysek artık, aynı sözleri tavaf ede ede cılkını çıkardığımızı da.


Kimsenin bilmediği sözcüklerim var. Kimsenin dokunmadığı. Demek ki ben uydurmayı, içini doldurmayı ve inanmayı seven biriyim. Hayatı sevmek gibi... Leylak kokuları akasya kokularına karıştığı gün anladım benden bir nehir roman çıkmayacağını. Tanrı tarafımdan uyandığım bir sabahtı muhtemelen.

neyse...

hiç kimsenin dokunmadığı sözcükler uydurmanın sevinciyle...


B.A.

03 Nisan 2009

3 Nisan

“Uçucu işler bunlar biliyorsun değil mi?” dedi duman.
“Sen ne dersen doğrudur” dedi kadın.


Geceye boyanırdı kirpiklerimiz kimi. Kaş boylarımıza dizeler dinelirdi. Çakal yağmurundan başka ne beklerdik ki çok zaman.
Topraktık.

Kaç tane ben kurşunladık duvara karşı. (öyle yoluna can koyulmuş sevda imgesi filan değil ha ciddi ciddi ben. Hatta birini Efsel Bahçelerinde kurşunladıydık.)
Kaç kere geçkin bir zemheri dağladı gün tenlerimizi.
Portakal çiçekleri olmasa belki asla bilmeyecektik çatlak ve nasırlı yerlerimizi tutan hayalet ağrıların kendimiz olduğunu.
(Ben bana neler dedi de duymadım.)

Ruhumda tek bir yaprak kımıldamıyor. Kıprasam bir büyük fırtına olacağım... Kendimi benden çıkarsam, içimde ne kadar nehir varsa akacak... Onca göz bebeği geçti gözlerim üzerinden. Kocaman karalarında kendimi aklar gibi akladım sizi. Ak sandığım naftalin kokulu bir sandık lekesi...
Ve kehanet gerçekleşti karanlık kabzasında bir sayhanın.
Geçilsin tutanaklara


çok tanrılı gülüşlerde

üzerimize uyduruk zamanlar yağıyordu

geceye boyanıyordu kirpiklerimiz.

kaş boylarına dizeler dineliyordu.

serde gençlik filan vardı

çakallar yağıyordu düştük toprağa.

aklım yerindeydi daha

kopup gitmemişti kalbim

insana baktığım zaman içerim kadar güzeldi

________________________________düş bu ya...




(karakolda duş da varmış bugün farkettim)

(ahşap değil papirüs)

küller ve kumlar aşkına vazgeçtim bunu düşünmekten.
keşke baykuş olabilseydik bazen.


BA