21 Ocak 2008

mevsimler ve köşeler





/isyankar sesimiz uykularınız
karanlık kovuklarda
soysuz gölgeler bildik
ve şiir ki bazen efendimizdi
nasıl severdik /

rahat yataklarınızda yankısız devşirmeler
sonra içli ya da neşeli şeyler
cesaretten korkmaya esaslı gerekçeler
çığırtkan bir sessizlik isterdiniz

birkaç duvar, bîkaç civar
tıkırtılar, kırıntılar ve kırpıntılar
lime lime şiltelerde deliksiz uykular gibi
yalandan payınıza düşeni isterdiniz

dahanın uzağını bilirdi oysa
jüpiterin sevdiği birkaç kişi

sessiz sedasız iklimler faslını kapatırdı
pencereyi,kapıyı,bacayı kapatırdı
erdemin dehşetini çizerdi yüzünüze
kalın perdelerin ardında çünkü
iç yetmeyen hardan zamanlar vardı

(h)abis kehanetlere gebe sancılar
ne tanrıydı ne peygamber nebi şey
şiirli şişeler okyanusunda
bir tuhaf faili meşruydu yaşam

Betül AKDAĞ /9 Ocak 2007

KADIN İŞİ

KADIN İŞİ

Çocuklarım var bakacak
Giysiler onarılacak
Döşeme silinecek
Erzak temin edilecek
Sonra tavuk kızaracak
Bebek kurulanacak
Dostlar var ikram görecek
Bahçenin otları temizlenecek
Ütülenecek mintanlar
Giydirilecek çocuklar
Konservelik kesilmeli
Kulübe tarafımdan temizlenmeli
Sonra da hastalara bakılacak
Ve pamuk toplanacak

Işılda üstüme güneş
Yağmur, üstüme çisele
Usulca düşün damlalar
Ferahlatın yamaçlarımı yine

Fırtına, savur beni buralardan
Yabanıl rüzgârlarınla
Süzüleyim göğün yüzü boyunca
Yeniden erene kadar huzura

Yumuşacık düşün kar taneleri,
Saklayın beni beyaz ve
Buzdan öpücüklerle
Bırakın nefesleneyim bu gece

Güneş, yağmur, kıvrılan gök
Dağ, okyanus, taş ve yaprak
Yıldızın parıltısı, ayın şavkı
Benim diyebildiğim başka ne kaldı


Maya Angelou

Çeviri: Betül Akdağ

Düşeyim



Ama yatay olsaydım keşke

Kökü toprakta bir ağaç değilim

Su ve ana sevgisini içine çeken.

Bundan, ne yapraklarıma ışırım her Mart,

Ne de bir çiçek tarhında güzel olurum

Renklerimle alıveren nasibime düşen iç çekmeleri

Yapraklarımın yakında dökülecek olduğunu bilmeden.

Ölümsüzdür bir ağaç bana nispeten

Ve bir çiçek daha fazla bilir kalkışmaları

Birinin cesaretini arzuluyorum, ötekinin upuzun hayatını

Bu gece yıldızların ışıltısında

Ağaçlar ve çiçekler kokuyor hava

İçlerinden geçiyorum, hiçbiri farketmiyor varlığımı

Yatarken aklıma geliyor bazı

Daha çok benziyorumdur onlara

Düşüncem yoğalınca

Bence daha doğacadır yatmalar

O zaman gökyüzüyle sohbetim başlar

Nihayet toprağa uzandığımda yarayacağım işe

Ağaçlar tenime dokunabilsin, çiçekler uğraşabilsin benimle diye.


Sylvia Plath

(Çeviri: Betül Akdağ)

Neden Öter Biliyorum Kafeste Kuşlar

Özgür kuş rüzgârın sırtına biner

Ve süzülür gider akım boyunca
Daldırır kanadını güneş ışınlarına, kalkışır gökyüzüne sahip çıkmaya

Ama dışarı bakan kuş dar kafesinden

Pek az görür öfkesinin parmaklıkları yüzünden

Kanatları kırılmıştır ve bağlıdır ayakları, ondan şakımak için açar ağzını

Esir kuş şarkı söyler ürkek nağmeleriyle

Meçhul ama yine de özlediği şeylere

Ve onun sesi duyulur uzak tepede

Şarkısı esir kuşun özgürlüğedir diye


Özgür kuş bir başka meltem arzular

Ve usulca değişir rüzgârları, göğüs geçiren ağaçlar

Ve şafak rengi çayırın tombul solucanları arasından, adını verir göğe


Ama esir bir kuş düşler mezarında dinelir

Gölgesi bir kâbusun çığlığında bağırır
Kanatları kırılmıştır ve bağlıdır ayakları, ondan şakımak için açar ağzını

Esir kuş şarkı söyler ürkek nağmeleriyle

Meçhul ama yine de özlediği şeylere

Ve onun sesi duyulur uzak tepede

Şarkısı tutsak kuşun özgürlüğedir diye

Maya Angelou

Çeviri: Betül Akdağ

Ayna

Gümüş rengiyim ve doğru. Hiç önyargım yok

Gördüğüm her şeyi hemen yutuveririm

Sadece olduğu gibi, aşk ve nefretin sisinden azâde

Zalim değilim, yalnızca doğru sözlüyüm-

Küçük bir tanrı gözü, dört-köşeli

Çok zaman karşı duvara doğru düşüne dalarım

Benekli ve pembedir. Uzun zamandır ona bakmaktayım

Sanırım yüreğimin bir yanıdır. Ne ki titrer

Bizi yüzler ve karanlık bölüyor biteviye

Bir gölüm şimdi. Bir kadın üstüme eğiliyor ,

Menzilimi irdeliyor bulmak için aslında kimliğini

Dönüyor sonra yalancı mumlara veya aya.

Sırtını görüyorum, yansıtıyorum onu bağlılıkla

Gözyaşı ve sinirli elleriyle ödüllendiriyor beni

Onun için değerliyim. Geliyor ve gidiyor.

Her sabah karanlığın yerini alan yüzüdür

İçimde genç bir kız boğdu ve orda yaşlı bir kadın

Çoğalıyor günden güne, rezil bir balık gibi.

Sylvia Plath

(Çeviri: Betül Akdağ)

DUVARLAR

düşünmeden, merhametsizce, utanmadan
yüksek duvarlar ördüler dört bir yanıma.

umutsuzluğumla baş başa kaldım
bir şey düşünmez oldum beynimi kemiren bu kaderden başka.

dışarıda görülecek işlerim vardı diye
ah neden kulak asmadım örülürken duvarlar

ne ses duydum ne seda çalışan işçilerden
sezdirmeden kapattılar beni dışarki alemden





Konstantin Kavafis
Çeviri: Betül Akdağ

Modern Japon Şiirine Bakış

1868 yılı Japon tarihinin en büyük siyasi değişimlerinden birini gördü. Tokugawa İmparatorluğun 260 yıllık hükümranlık sonunda çöktü ve Meiji İmparatoru tarafından yönetilen yeni bir hükümet kuruldu. Bu aslında modern Japonya’nın da başlangıcıydı.

Yeni liderlerin, ülkenin Batı Avrupa, Rusya ya da Birleşik Devletler sömürgesi olmasını engellemek ve gelişmiş ülkelerle eşit konuma gelmesini sağlamak için çareler bulmaları gerekiyordu. Bunu sınırlı sürede başarmak için, yarı özerk yerel yönetimleri birleştirerek geleneksel imparatorluk gücünü iyileştiren ve halkının birer Japon vatandaşı olarak kendilerini tek bir ulus çatısı altında hissetmelerini sağlamaya çalışan yeni bir imparator yönetiminde tek bir “ulus” yarattılar.

Yeni yönetim, ekonomisini ve askeri donanımını güçlendirerek Japonya’yı modern bir devlete dönüştürmeye koyuldu. Batılılaşma süreci bütün ülkeye yayıldı ve batı uluslarını cezalandırma ve geçme çabaları ateşli hatta kimi zaman dokunaklı hale geldi.

Böylesine bir çağdaşlaşma süreci doğal olarak, Japonya’da büyük bir çoğunluğa sahip olan milliyetçi çevreleri harekete geçirdi. Aslında dönemin bazı şairlerince de açıkça ortaya konan bu milliyetçilik hareketi, batının etkisiyle parlatılıyor ve besleniyordu. Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında yazdıkları şiirlerde Batı karşıtı milliyetçi söylemler kullanan Kohtaro Takamura (1883-1956) ve Tatsuji Miyoshi (1900-1964) gibi iki ünlü şair, gençliklerinde Batı şiirine büyük ve coşkun hayranlıklar besleyen kişilerdi.

Japonya’daki uygarlaşma süreci, Batı medeniyetini taklit eden ve batılılaşma sürecine kitlesel bir tavır gösteren iki düşünce odağı arasında değişken baskınlık düzeyinde fikir çatışmaları içerisinde gelişti.

Herhangi bir insan bile, bu iki çatışkının bireysel şiirde birbirini yadsıması gerekmediğini; hatta birarada oluşlarının yazınsal üretim için çok zengin bir kaynak olabileceğini anlayabilirdi.

Hristiyanlık ve Serbest Şiir

Japon şiirinin batılılaşması ilk olarak geleneksel ayet biçeminin dönüştürülmesiyle göze çarptı. 1900’lerin başında, Haiku ve Tanka gibi Japon geleneksel şiir formlarının gözden geçirilmesi ve canlandırılması için bazı girişimlerde bulunulmuştu. Yeni nesil şairler bundan daha fazlasını istiyorlardı. Batı şiirinin etkisi altına girmeye ve ondan esinlenmeye dünden hazırdılar ve Batı taklitlerine öykünerek İncil Ayetlerini serbest vezinde yazmayı denediler.

Bu uygulama şiirde Haiku ve Tankalar dünyasında olup bitenden tamamen bağımsız, başlıbaşına yeni bir akım yarattı: “Serbest Tarz, Konuşma Dili” .

Bu yenileşmenin izini 1870’ler Hristiyanlığına bakarak sürebiliriz. Meiji Dönemi’ne kadar (1868) Hristiyanlığa karşı çıkılmış ve mutlak bir biçimde yasaklanmıştı. Fakat yasaklar yürürlükten kaldırılır kaldırılmaz, Hristiyanlığın Tanrı’nın gözünde her insanı eşit kılan öğretisi, feodal kurallarla sınırlandırılmış gençlerin bir kısmını uyandırdı ve harekete geçirdi. Hristiyanlık, ataerkil ve hiyerarşik bir toplumdan özgürleşmenin yanısıra, sevme özgürlüğünü de aşılıyordu. Bu durum, Tohson Shimazaki (1872-1943) ve Kohtaro Takamura gibi modern şairlerin öncülük ettiği romantik şiire zemin hazırladı.

Batılılaşma sürecinde ilkokullarda şiir okuma konusuna daha fazla yer verildi. Yaşayan büyük şairler ve eğitimciler okullarda söylenmesi için şarkı sözleri yazdılar. Bunlar zorunlu eğitime geçilmesini takiben, hızla bütün Japonya’ya yayıldı.

İlginçtir ki, şarkılar geleneksel Japon halk müziği ile özdeşleşmiş ögeler içermelerine rağmen Batı müziği tarzında bestelenmişti. O zamandan beri Japon müzik eğitimi neredeyse sadece Batı müziği kuramlarını ve uygulamalarını temel almaktadır.

Aslında Meiji Dönemi’nde başlatılan batılılaşma süreci, en kayda değer ve uzun soluklu olanıdır. Bununla beraber, bu aceleci ve geniş çaplı süreç, modern Japonya’da şizofren bir yarılmaya sebep oldu. Kamusal alanlarda Batı kavramları egemen olurken, geleneksel miras özelde korunarak ve saygı duyularak sürdürülüyordu. Bu şizoid yarılma ya da kültürel ikilik, Modern Japon Şiiri’nin yaratıcı gelişimine fayda sağlamadı. Bu sorunla karşı karşıya kalan pek çok kusursuz şair, sanatsal kimlik sorunu yaşamak durumunda kaldı.

Bu dualite ile yüzleşen istisnasız her şair -ya geleneksel Japon şiiri ya da karşıtı olan modern Batı şiiri ile- serbest nazım aracılığıyla derin bir içsel bağ oluşturmayı amaçladı.

Bu durum, Japonya’nın bin yılı aşkın zamandır Çin kıtası ve Kore yarımadasındaki en son uygarlıklardan yaptığı seçici özümseme girişimleri ile paralellik gösterir.

Bu nedenle Japon serbest şiirini okumak, modern Japon uygarlığının oto-portresine bakmakla eş değerdir.


II. Dünya Savaşı’nın Sonu

Japonya’nın 15 Ağustos 1945’teki yenilgisi, Japon toplumunda ani bir değişime neden oldu. İnsanların akıllarında sadece bir fantazi olan uzak batı, umulmadık biçimde yüzleşilmesi ve uğraşılması gereken güncel bir gerçekliğe dönüştü. Japon halkı, tarihte ilk kez, bir savaşın yenilen ülke kültürüne olağanüstü bir darbe vurabileceğini kavradı.

Savaştan yenik çıkan Japonya, yönetimde ve içişlerinde bazı temel değişiklikleri dayatan müttefik güçlerin işgali altında yeni bir döneme girmişti ve elbette ki böylesi bir değişim bütün toplum üzerinde şiddetli bir darbe etkisi yaratmıştı.

İşgal, çağdaş şiir söylemi üzerinde de hatırı sayılır bir etki yarattı. Halk, yaşanan bunca değişim arasında güvenini kaybetmişti. Seçkin bir gazetecinin deyimiyle “ yüz milyon (Japon) için pişmanlık zamanı” idi. Körükörüne inanılan “Kutsal Japonya” unufak olmuştu. Toplumda geleneksel olan herşeye karşı kuşkuculuk ve yadsıma ilerliyordu.

Amerikan işgal güçleri tarafından ustaca reklamı yapılan Amerikan demokrasisi, eğitim ve basın çevrelerince övülüyordu. eğitim sistemindeki kapsamlı reform pek fazla tepki almadan kabul gördü. “Kutsal Japonya” öğretisi yerini genç insanların yeni yönlendirilme biçimine bırakmıştı. Savaşa karşı duran ve mutlak barış için güvence veren 1947 anayasası, Japon halkını askeri totaliter rejimden uyandıran bir uyarandı.

Genel olarak, iyimser idealizm ve Japon toplumuna yapıcı yol gösterme konusunda başarılıydı. Anayasa, aynı zamanda Japonya’nın egemenliğinin imparatorun değil; halkın elinde olması gerektiğini ilan ediyordu. Uzun yıllar süren savaştan sonra, bu bildiri halka kurtuluş duygusu verdi. Yeni anayasa kadınlara oy verme ve eşit eğitim hakkı da sağlıyordu. Savaş sonrası siyasetin elde ettiği en büyük başarı da buydu.

Savaş Sonrasında Japon Şiiri

Yine de, ülke savaş sonrası gerçeklerle yüzleşmek zorundaydı. Halk kıtlık, yoksulluk, önü alınamayan karaborsacılık, yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalık ve ölümler, sokaklarda sayıları hızla artan savaş yetimleri ve fahişeler, işçi sınıfının çekişmeleri gibi çoklu sorunlarla boğuşmak durumunda kalmıştı. Bunlara rağmen, yeniden yapılanma süreci devam etmekteydi.

On yıllık mahkumiyetlerinden salınıverilen komünist liderler, ülkeyi düzeltmek için politik üstlenmelere ve kültürel anlamda çalışmalara başladılar. Edebiyat alanında, savaşın sefaletini, acıları ve savaş sonrası kaosu yansıtan yeni bir akım boy veriyordu. Bu dönem şiirinin belli başlı temaları, yıkım, bitkinlik, endişe, çaresizlik ve ölümdü. Düzyazı da toplumsal durumları aynı temalarla yansıtıyordu. Nagazaki ve Hiroşima’da atom bombalarının dehşet veren acılarını ve korku dolu belirsizliği yaşamış olan şairler, yapıtlarında genellikle insanlığın geleceğine dair karamsar bakışlarını dile getiriyorlardı.

Bunun yanında, ülke tam da böylesi üzüntüler içindeyken, aşk, umut, yeni hayata yalvarışlar gibi temalar popüler ve şiir için neredeyse kaçınılmaz oldu. Japon şairler ilk kez farkettiler ki, izole edilmiş bir ada-ulusun bireyi olan Japon insanının traji-komik özel hayatı bütün dünya ile paylaşılabilir ve hatta dünyanın çağcıl ruh durumunu biçimlendirebilirdi.

Benim de dahil olduğum, 1945 sonrasında şiir yazmaya başlayan “savaş sonu şairleri” için bu gerçeklik doğal olarak ve zorlanmadan meydana geldi. Bütün bu yıllar boyunca modern şiirin varoluş amacının, küresel çağcıl sezilerin ifadesi olduğu inancıyla şiir ve eleştiriler yazdım. İronik bir bakışla, Japonya’nın yenilgisi ve işgalin sonuçları modern Japon şiirine pencerelerini açma ve dünyanın geri kalanını inceleme fırsatı verdi.

İnanılmaz bilimsel gelişmelerin yaşandığı bir çağı yaşıyoruz. Bu arada din olgusunun çeşitli biçimlerde yeniden canlandırıldığını, politik arenada ve sosyal davranışlarda hiç olmadığı kadar nüfuza sahip olduğunu görüyoruz. 21. yüzyılda hâlâ yüzyılın acımasız getirileri olan tekno-savaşlar, şiddet, ırklar ve dinler arasındaki vahşi çatışmalar gibi tuhaf tarihi değişimleri tartışıyoruz .

Bu tarihi değişimler arasında, edebiyatçının tek silahı olan sözcükler yetersiz kalıyor ve karşı koyamıyor gibi görünmekte. İnancım kesindir ki; söz insanoğluna umudettiği gerçek kurtuluşu ve refahı sağlayacak güce sahiptir. Sözün toplumda ve politika dünyasında gözle görünür farklar yaratmaması, onun güçten yoksun olduğu anlamına gelmez. Şiir usulca kalplerimize işler ve bize dünyanın -sayısız tılsımıyla- hâla yaşanası güzellikte bir yer olduğunu anımsatır. Bir başka deyişle şiir, insan zekâsının uyumuna ve yeniden hayat bulmasına olanak sağlayan en incelikli ve girift ürünüdür.


Makoto Ooka

(Çeviri: Betül Akdağ)

Tanrı Antonius’u Terketti

aniden geceyarısı
görünmez bir alayın geçtiği duyulunca

muhteşem ezgilerle, bağırışlarla-
yetmedi yazgın bilirsin, işlerin

bitirilmemiş, niyetlendiğin planlar
ki birer hayale dönmüştür hepsi, tutma yasını boşa
uzun zamandır beklermiş, cesurmuş gibi

esenlik dile ona, giden İskenderiye’ye
sakın ha kapılma, deme kendine
bir rüyaydı kulaklarım beni aldattı
böyle boş umutlar için eğilme

uzun zamandır beklermiş, cesurmuş gibi
bu kentin lâyığı sana yaraşan gibi

sağlam adımlarla yaklaşmalısın cama

duyguyla, ama değil
korkakça yanıp yakarmalarla
son bir keyifle dinle sesleri

muhteşem çalgılarını mistik alayın
esenlik dile ona, yiten İskenderiye’ye

Konstantin Kavafis

Çeviri: Betül Akdağ

Şafakla Gelen



ŞAFAKLA GELEN

Herkesler uyuyordu.

Arabalar, kaldırımlar,

bomboş şişeler, duvarlar..

Şehir bin yıldır yorgun bir adam kadar

derinde uyuyordu.

Mimozalar üşenen güneşe öykünüyordu..

Bir de beyaza..parlak, soğuk ve ölümcül..

Doğacaktı kuşkusuz..

Griye dönük bir cıvıltısında suyun

Perdelerin kıvrımlarında saklı eski bir saltanatı

özlemle karıyordu.

Gökte bulut,

bulutta at,

atta balık,

balıkta yürek,

Yürekte yaşlanmış bir çocuk büyüyordu.

Griye dönük bir çığlığında sabahın

Yürek dağların hengâmesine;

kuzeye kayıyordu...

Doğacaktı gün..

Doğacaktı.

Nazlanıyordu..

Bir sulu serzeniş sızıyordu kapıdan ,pencereden ;

Yılışmalar sızıyordu,

Sahte gülüşler,

sözde masumiyetler...

Kâğıtta bekaret;

kapının ardında mahremiyet

öylece duruyordu...

Philadelphia oldu,

Ve Atlantis..

Ve hatta kapı gıcırtısı..

Ocakta kahvenin kokusu oldu sonra,

Yere düşen uzamış kül;

Kitapta ayraç oldu..

Gürültü oldu kulaklar dolusu

Tarlada başak, aslanda yele oldu.

Koşuşturma oldu nereye olduğu bilinmeyen

Çayın demi, komşunun kedisi,

“Var mıdır nalçaları sevincin?” oldu..

Sığamadı kabuğuna;

gidip Çin Seddi oldu..

(Ex oriente lux...)

Ne güzel oldu..


Betül Akdağ
2002